yüzyüzeyken konuşuruz.

Bu kadar hızlı geçeceğini bilemedim zamanın. Bu kadar çabuk geleceğini tahmin edemedim. Belki de bana hiç gidecekmişsin gibi gelmedi. Belki de bu sadece Kelebekler Vadisi'ne gidişin gibiydi bende, ya da Çanakkale'de geçireceğin 6 boğucu gün gibiydi. Sadece önceden alınmış bir uçak biletin vardı ve yanmasın diye gidiyordun. Sadece gitmiş olmak için. İtalya turuna gider gibi. Tur otobüsündeki sarışın çocuğun saçlarını sevip geri dönmek için. Ya da sadece Dali için. Sadece oyuncak müzesi için. Sadece One Love için. Sadece öylesine.

!f Kısa Film Festivali'nde Boy'u izlemeye hazırlanırken suratını ekşitmiştin. Gidemeyeceğin için giden diğer 8 kişinin ortalamalarını ezbere söylemiştin. Bir diğer Festival'e de daha mutlu gelmiştin sonra. Geç gelmiştin, en son sen gelmiştin, Striptiz içlerinde en kötü filmdi ama sen sevmiştin, anlığını çıkarıp turuncu bir kalemle not bile etmiştin. İki festival arasında yaşam çok çabuk değişmişti. Aylak'ta gideceğini konuşmuştuk bile, artık çok geçti, konuşmuştuk işte, konuşmasaydık gitmeyecektin belki de. Gittiğini bilmezdim belki de, olamaz mıydı öyle yanılsamalar.

İki anlık arasında ne çok şey değişmişti. Ben senin için bir Journal wreck edecektim, ama sadece iki düğme dikebildim o son sayfaya. Son sayfanın sağ sayfa oluşu, son sayfanın benim oluşu, o an masada tam 11 kalem oluşu, o an masada ilkokul hatıraları ve sıcak çikolataların oluşu, lomosuz geçirdiğimiz son gecenin o gece oluşu, uzun saçlarla son fotoğraflarımız ve saatin çoktan dokuz buçuk olmuşluğu.

Iron Man tişörtünle çıka geldiğin Havelka günü, belki de "seni daha fazla özleyemezdim" dediğim gün. Haftalar sonra birbirimizdeki değişikliklerden bahsederek geçirdiğimiz, masada 9 kişi yokmuş gibi dakikalarca kitaplar ve filmler hakkında fısıldaşmamız. Giderayak bir acele ajandamın rastgele bir sayfasına yazdıkların ve sarı çantan. Evet, seni daha fazla özleyemezdim. İdim. Bundan sonrasıyla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum. Çünkü, turuncuyla, "yaşam korkunç ağır."

Sturgess yeni film çekebilir, Alex Turner Mayfest'e gelebilir, Bon Iver yeni albümüne dizzymisslizzy adını verebilir, Bülend Özveren haydi çocuklar diye bağırabilir, Hakan Günday yeni kitap yazabilir, J.Cullum'la Meat the Beatles düet yapabilir, Retrox mantarlı krep ve birayı doğumgünümüzde hediye verebilir, ben belki Tutunamayanlar'ı bitiririm, Havlu Günü'nü kutlayabiliriz Bilkent'te, haftada iki gün şifre göndermeye devam edebilirim, Cinebonus'ta bedava film izleyebiliriz, İmge'de kendimizi kaybedebiliriz ve belki cemaatçi kırtasiyelerden kalemler almaya devam ederiz. Sana verdiğim her yeşilci kalemi kaybedebilirsin. Konur'da yürürken şarkı söyleyebiliriz, belki Octopus's Garden'ı çalabiliriz, Barış sen ve ben tekrar bir grup kurmaya girişebiliriz, alışveriş merkezlerinde sosyal deneyler yapabiliriz, ben belki on ikiye kadar seninle büyük evi ablukaya alırım ve belki de balkabağına dönüşmem. Ve daha bir sürü şey. Ve bu milyarlarca şey için sen gelene kadar beklemem gerekecek. Umalım da bunların hiç biri sen yokken olmasın. Denerim. Zamanı durdurmayı değil belki ama alışmayı denerim.

Dramatize etmek çok bayat. Elvedaların da öyle olması gibi. Sarılmayı, kokuyu depolayamamak gibi. Ayrılırken gayriihtiyari görüşürüz demek gibi.

Paul'e söyleyeceğim, sana mesaj atacak. Ve son mesajı o atmış olacak. Polonezköy'den. Sen de Polonya'da tweet atacaksın, tumblr'a tümbülr diyeceksin içinden ve bana bir karpostal göndereceksin.

Ben senin için her sabah Modern Sabahlar'ı dinleyeceğim. Güvercinleri kovalayacağım. Bir de belki mezun olacağım.

Dikkatli git, varınca ara.

1 yorum

strawberry fields sakini. dedi ki...

Seni.
Çok.
Çok.
Çok fazla.
Seviyorum.