kumdan kaleler.

Şezlongların rahatlığından, şemsiyenin koruyuculuğundan uzakta, denizin her an ulaşabileceğim uzaklıkta olduğu yerde oturmuş kumu düzeltmeye uğraşıyorum. Yürüyenlerin ayaklarından sıçrayan kum öbekleri, düzeltmeye çalıştığım yüzeyi sürekli bozuyor. Allah kahretsin, görmüyor musunuz yapmaya çalıştığımı, ayak izlerinizle doldurdunuz her tarafını! Elimle düzeltiyorum, etrafını kalın çizgilerle çiziyorum. Çok düzgün bi temele ihtiyacım var, yoksa üzerine dikeceklerim pisa kulesinden farksız olur. Uğraşıyorum. Kürekle, tırmıkla, elimle. Çok emek verdim ama oldu galiba. Denizden su getirmek için kalkıyorum ve döndüğümde bi' çocuk görüyorum temelimin yanında. Benim gibi, yanına giderken hissediyorum bunu. Oturuyorum sonra. Birbirimizi inceliyoruz. Saçları kıvır kıvır, kocaman yanakları var; benim gibi de bir göbeği, içine çektiği her halinden belli olan. Biraz yaklaşıyor bana doğru, yaklaşırken ayağıyla bozuyor düzelttiğim yüzeyi. Ürküyor bakışlarımdan, alelacele düzeltmeye çalışıyor iki eliyle, bana bakıyor sonra, biraz rahatlıyor. Sonra biraz daha yaklaşmak için hamle yapıyor ki yine bozuyor yüzeyi. Ben bakıyorum, o ürküyor, ben ürküyorum. İkimiz beraber düzeltmek için uğraşıyoruz. Oldu gibi. İkimiz de anlıyoruz ki aramızdaki mesafeyi küçültmek istedikçe yüzey bozuluyor. Düzeltsek de eskisi gibi olmuyor.

Güneşin ezici sıcağı altında ne yapacağımızı bilemeden oturuyoruz öylece. Toprağı eşeliyorum, küreğim kırılıyor sonra. Canım sıkılıyor. Bana kendi küreğini veriyor, daha güzel, daha derini kazabiliyorum onunla. Can sıkıntım geçiyor, bir süre huzurlu hissediyorum. Denizden getirdiğim bir kova suyu yüzeye boşaltıyorum, ve düzeltmeye uğraşıyorum. O da izliyor beni, yardım etmek istiyor, su getiriyor, tırmığını veriyor, sonra şapkasını veriyor, her şeyin çok güzel olmasını istiyor o da. Son kez yanıma doğru kayıyor ve yanyana kalıyoruz. Son kez yüzeyi bozuyoruz. Bu sefer düzeltilmeyecek şekilde bozuyoruz, kalın çizgiler taşıyor, yamuk yumuk bir şekil alıyor. Düzeltmeye yeltensek de eğimli bir yüzey haline geliyor.

"Hadi kale yapalım?" diyor, yapamayız diyorum, yapamayız çünkü yıkılır, olmaz, temel düzgün değil. "Yıkılmaz, bişey olmaz; yıkılırsa yenisini yaparız" diyor, ısrar ediyor, dayanamıyorum. Kale yapmaya başlıyoruz. Bir kale, iki kale, üç kale... Çok mutluyum, ama bir o kadar da endişeliyim. Kaleler yıkılabilir, oyun bozulabilir, bir daha eskisi gibi özgürce kum oynayamayabilirim. Endişelerim hep arkamda, kalelerimizi tekmelemek, üzerinde tepinmek için bekleyen piç kuruları gibi. Dört kale, beş kale, altı kale... Ama mutluyum, hiç olmadığım kadar. Çünkü daha evvel hiç bu kadar heyecanlanmamıştım kumdan kale yaparken. Hiç bu kadar güzel bi' küreğim olmamıştı, ya da hiç bu kadar rahat bi şapkam.

Kaleden bi' şehir yaptık, kaleler eğreti duruyordu, sebebini ikimiz de biliyorduk, sevimsiz düşünceler vardı aklımızda, alnımızda da bunaltıcı bir güneş. Kaleler güzeldi, ama değildi. Bunalmaya başladık, yanyana oturuyorduk ama bıkmaya başlamıştık endişelerden, karamsar öngörülerden. Hiç kalkmamak istiyorduk birbirimizin yanından, daha çok kale, kat kat kale yapmak istiyorduk. Yaparsak yıkılacağını düşünüyorduk ama yine de istiyorduk işte...

"Hadi denize girelim?" dedi bir süre sonra. Sıcaktan bunalmıştık ve bu çok iyi bi' fikirdi. Kalkmak üzereyken aklıma düşen sorular aynıydı. "ama ya biz denizdeyken kalelerimizi yıkarlarsa?" Durduk, korumacı tavrıyla, cesur duruşuyla aynı şeyleri söyledi, "önemli değil, beraber yeniden yaparız, hem de daha güzelini.." İkna ediyordu beni, ben kalkıyordum yavaşça, elimi kavrıyordu, üzerimdeki kum tanelerini temizliyordu. Denize doğru yürürken aklımda hiç bir şey yoktu. Umursamazlığın hiç bu kadar güzel hissettirdiğini bilmezdim. Su çok soğuktu, o da bir o kadar ihtiyatlıydı. Denize girerken o soğuk suyu üzerime sıçratan, şaka yaptığını sananlardan değildi o. Alışana kadar elimi bırakmadı. Tamamen dalarsak alışırız dedik ve aynı anda suya daldık. Yüzdük, suyun üzerinde hareketsiz bıraktık kendimizi. Eğleniyorduk ama ben bir anda doğrulup düşündüm. Tedirgin oldu. Korkuyorduk ikimizde.

"Hadi, açılalım, daha ileri yüzelim." dedi, açıklara gitmekten çok korkardım. Ama ona güveniyordum, onunla gidebilirdim, boğulmazdım, gitmeliydim.

Gitmeli miydim? Kumsaldaydı aklım, kumsala dönmeliydim, kalelerime ne olacaktı, kalelerime ne olmuştu. "Gelemem" dedim, "kalelerime dönmeliyim." Üzgündüm. Sadece onunla gitmeyi çok istediğimi, eğer kaleler olmasaydı onunla gidebileceğimi bilmesini istiyordum. Ama bununla yetinmeyeceğini de biliyordum. Kim yetinmek ister ki. Ağlayarak bıraktım elini, geriye doğru kulaç atmaya başladım, bakıyordu arkamdan, hissediyordum. Ama dönmüştüm arkamı ona, allah benim belamı versin, dönmüştüm.

Kurulanmayı boşverip koşmaya başladım. Gördüğüm şey düşündüğüm şeydi. Arkama baktım, o açılmış, çoktan gitmişti bile. Açılmıştı uzaklara. Önüme döndüm, kalelerim yıkılmıştı. Kalelerimiz paramparçaydı. Endişelerimdeki şey gelip tekmelememişti ama ben sebebini biliyordum. Yüzeyi bozmuştuk beraber. Ben denize girdiğim anda kaleler yıkılmıştı. Arkamı döndüm, denize koştum ama o yoktu. Gitmişti. Yardıma ihtiyacım vardı, kalelerim yıkılmıştı, o gitmişti.

Annemse bağırıyordu arkamdan, "haydi, gidiyoruz artık, geç oldu." Her gün sahile inip bakıyorum uzaklara, ve hala düzgün kaleler yapamıyorum.

4 yorum

Jhemm dedi ki...

içim bi kötü oldu...

strawberry fields sakini. dedi ki...

ben de hiç kumdan kale yapamam.
denizde de çok açılamam.
göbeğim de var.
yazı da çok sevmem.
ama yazıyı çok sevdim.

Yasin dedi ki...

No matter what you'll never take that from me
My reign is as far as your eyes can see

It's amazin', so amazin', so amazin', so amazin'

Nameless dedi ki...

bi kaç açık nokta var ama anladım sanırım.. :Y