Aidiyet duygusunun gerekliliği, nitelik ve niceliği yahut da noksanlığı hakkında bir şeyler yazmak istemem. Lüzumu yok. Gerçi son zamanlar üzerine düşündüğüm yegane şeyin bu olup olmadığından da emin olamıyorum.
Merhaba. Uzun zamandır uçak moduna aldığım ve bir süredir de öykü blogu gibi hizmet verdiğim blogumda an itibariyle döngüyü bozuyorum.
Geleneksel bir Türk ailesinin fabrika ayarlarını oluşturan bu söz öbeği, aslında global olarak da geçerli sayılabilir fakat, okudukça sağınızdan solunuzdan örnekler bulabileceğiniz bu yazıda kusura da bakmayın ama bir alman bir ingiliz vatandaşı çıkıp da "aaa aynı biz lan" diyemeyebilir.
"Lazım olur" kabulü ile hayata geçirilen istifleme özelliği insanımızın zaten DNAsına kadar işlemiş bir unsur. Otele gidildiğinde o aynanın önündeki şampuanları, duş jellerini ve hatta ayakkabı çekeceğini kalemi kağıdı NE VARSA toplayıp bavula tıkıştıranlar neden bahsettiğimi anlamıştır sanıyorum. CANLARIM BENİM. Bir zamanlar otellerden havlu aşırmak bile ekstrem gelirken artık yastık alanı da duyunca bunun daha ne kadar ilerleyebileceğini düşünmeye başladım. Ulan yatağı komple al bari yuh ya. Bir tek baza kalmış mesela düşünsene tekstil ürünü bırakmamış odada. Ama oluyor tabi bunlar yapacak bir şey yok.
Bir kere insan arkasından girecek otel çalışanından utanır ya. Odaya çok mühim biriymiş gibi giriyorsun, valizini taşıyorlar, aman efendim sepet efendim bi havalara giriyosun falan. Çıkarken de mezarcı gibi check out yapıyorsun. Savunma müthiş ama: "bunlar hakkımız bizim, o kadar para veriyoruz." Arkadaş tamam şampuanı mampuanı al hadi hakkın, kullan diye verildi de yastığı bırakırsan senden sonrakiler de kullansın.
O check out deskinde "beyefendi/hanımefendi, odada eksiklerimiz varmış da çantanızı kontrol edebilir miyiz?" dediklerini bir düşünün ya, Allah aşkına. Ayakkabı çekeceği, duş jelleri, taraklar, kalem malem, havlular, yastık, anasını satayım klimanın kumandasını niye aldın pillerini alsan anlarım ya... Ben öyle bir duruma düşsem utancımdan buharlaşıp havaya karışırdım sanırım. Suları falan içip musluktan doldurup yerine koyan uyanıklar da sevdaya dahil. YA TUVALET KAĞIDINI DA MI ALDIN?! Olum çık git daha da otelde kalma ya, sana yasak.
Mesela yemeğe gidildi. Bizde şu vardır: GERİ GİTMESİN. Tabağın kenarında bir kaşık yemek kalmış, "aman geri gitmesin" diye ekmekle alıverir. Ortaya gelenlerden bi kaç bişey artmıştır, bunlar yenir diyerek masaya tatlı gelene kadar kaldırılmaz ööööyle turşuyla bakışırsınız falan. Ekmek sepetinde boynu bükük kalan ekmekler mutlaka peçeteye sarılıp çantaya atılır. SABAH KAHVALTIDA YERİZ GERİ GİTMESİN. o kadar para verdik geri gitmesin. Gibi. Elbette bu saydığım soyun evlatları, Pizza Hut'ta sınırsız pizza kampanyası zamanlarında, evden getirdikleri kaplara pizzaları doldurup çantalarına tepiştirmiştir. Yine aynı kampanya dönemlerinde süpermarketten alınan litrelik kolaları masa altından bardaklara dolduranlar da aynı soyun laciverdidir. YAPTIK ULAN İŞTE İTİRAF EDİN.
Zaten bir restorana gidilince çayı şekersiz bile içse çantasına paketli küp şeker toz şeker istifi yapmayan bizden değildir. Kürdan hakeza. "Avuçla, doldur ya bunlara para vermeyelim, kullanırız" hesabı. Bolca ıslak mendil isteyelim de çantalara atalım, yolda belde lazım oluyo.
"Bunlar böyle böyle zengin oluyo" dediğinizi duyar gibiyim. Malesef küp şeker istifi bizi henüz zengin etmedi.
IKEA'da bedava verilen minik kalemlerden, mezuradan falan almayan var mı? Farkındaysanız alan var mı diye sormadım. Herkes alıyor. Ama orada ölçüm yapayım sonucunu yazayım diye değil elbette. Ben bile bilincim kapalı vaziyetteyken almışım galiba, kalemliğimde minik minik beş altı kalem duruyor. Bir tane de değil görüyor musun sen açgözlüyü ya. Nabıcan ucuca ekleyip cetvel mi yapıcan kalemlerden acaba? Bir kere de kullanmadım bak size yemin ediyorum. Kurşun kalem mi kaldı lan bir kere, kalemtraş yok evde, bıçakla mı bileyeyim ucunu?
Ya asıl... Migros'tan bilmem nereden alışveriş yaptığımız zaman istediğimiz kadar naylon poşeti alıkoyma hakkını buluyoruz biz kendimizde. Hane halkı olarak yani. Çünkü onlar müstakbel çöp poşetleridir. Bunu herkes bilir. Ben hayatımda bir defa olsun çöp poşetine para vermedim. O mavi çöp poşetine para verirsem, parayı çöpe attığım için beni aileden afaroz ederler. Neyse. Süpermarket poşeti bizde hayati önem taşır kısacası. Zaten poşetleme yaparken her şeyi olabildiğince ayrı ayrı poşetleyerek, daha fazla poşet almış olmak stratejisiyle yola çıktığımızdan çok sıkıntı yaşamıyoruz. Ama yine de orada artmış, fazladan duran poşet kalmışsa onları da katlayıp almakta beis görmüyoruz. Terbiyesizlik yapmayın onlar benim hakkım.........
Metro marketlerinde poşeti parayla vermeleri, bizim hane halkı olarak ilk alışverişimize tekabul eder. Maymun gözünü açtı tabi.
Ha şimdi, bu yazdıklarımı okuyup da "ay ne kadar bayağı" diyecek olanlara sesleniyorum. Ulan Google'da serial key aratma rekorları kırmış, Sims oynarken "klapaucius" yazmaktan ciğeri solmuş, evinin banyosunda ürün numunelerinden geçilmeyen, üzerinde firma logosu olan kalemleri ajandaları kullanan insanlarız kimse birbirini kandırmasın.
Kimse bana "bizim evde promosyon bardak yok" diyemez. İmkansız ya, olamaz böyle bir şey. Doğal işleyişi bozamazsınız. En modern mutfakta bile Coca Cola'nın, Petrol Ofisi'nin verdiği promosyon bardaklardan var.
Bedavacı değiliz. Ama bedel ödemediğimiz şeyleri seviyoruz.
Merhaba.
Bugün sizlere hayatını bir tarafı başka bir tarafına denk sürdürmenin püf noktalarından bahsedeceğim. Eğer sizler de böylesine gamsız bir hayat düşlüyorsanız kaleminizi kağıdınızı hazırlayın.
1. elinizi hiçbir şeye sürmeyin
Siktir edin ya. Siz mi kurtaracaksınız dünyayı. Valla bak. Herhangi bir katma değer yaratmanın kime ne faydası olmuş şu zamana kadar? Bir değişim yaratmak için zaten yeterince geç kaldık. Bu ülkede olduğumuz için zaten bir sıfır geride başladık. Neden biz çalışıyoruz da başkası kazanıyor. Zaten meclistekiler oturdukları yerden para kazanıyor. Falan. Bunun gibi yani. Örnekler çoğaltılabilir ama bence ana fikri anladınız. Siz yapmazsanız başka bir enayi yapar zaten. O yüzden siktir edin.
2. söylenin
Ne olursa olsun, isterse feriştahı gelsin, dünya önünde diz çöksün; siz çökmeyin. Bu kadar saçma bir şey hayatınızda duymamışsınızdır bence. Ne kadar gereksiz şeyler bunlar böyle. Bunu bulmak için çok düşünmüşler mi acaba ya. Bir kere bu böyle olmaz, şu da şöyle yapılmaz zaten değil mi? Saçmalık ya tamamen. Dünya üzerindeki herkesin zeka seviyesi göreli olarak düşük. Zaten her şeyi en iyi siz bildiğiniz için bu insanlar hiçbir zaman sizin seviyenize erişemeyecekler. Bazen yaklaşır gibi oluyorlar ama şımarırlar falan, sakın takdir etmeyin. Sokun itin götüne. Kudursun şerefsizler, herkes haddini bilecek, değil mi ama?
3. umursamayın
Tekrar ediyorum, siktir edin. Kimse için o muazzam beyin gücünüzün binde birini dahi harcamayın. Değmez ya. Acısından, kahrından ölüyor da olsa, morali bozuk, kalbi kırık, motivasyonu düşük, anası ağlak dahi olsa, hiç şeyinizde olmasın. Sonuçta en önemlisi sizsiniz. En değerli varlık siz olduğunuz için geri kalan herşey ve herkes bok yesin. Kesin çok lüzumsuz şeylere kafaları takılıyor, en gereksiz şeylere üzülüyorlardır. Yoklukla, eksiklikle, kırık dökükle kronik sorunları olduğu için sizin tırnağınızın kırılmasından daha önemli değil. Hem onlar sizin içinizde kopan fırtınaları biliyorlar mı? Yemeği nerede yemek gerek, ne kadar zor bir karar bu kimsenin haberi yok tabi.
4. dinlemeyin, dinletin
Sadece kendinizden bahsetmelisiniz. Çünkü başkalarını dinleyerek sadece vakit kaybedersiniz. Kendi problemlerinizi, dertlerinizi, hatta hayatınızda olan biten en küçük detayları bile ağda gibi uzata uzata anlatın. Köpek gibi dinleyecekler. Ama olur a, kendileriyle ilgili bir cümleye başladıkları vakit konuyu değiştirmelisiniz. Hiç uğraşmayın ya, valla. Veri kirliliği boştan yere. Anlatacağınızı anlatıp oradan derhal uzaklaşın. Banane diyebilmelisiniz, bunu sizden başka kimse kullanamaz rahat olabilirsiniz.
5. erdemsizliklerinizle övünün
Yaptığınız, yapıyor olduğunuz ve yapacağınız tüm orospuçocukluklarıyla övünün, hakkınızdır. Çünkü bazı şeyler büyütülmeye ve övülmeye değer. Zaten göreceksiniz ki aslında erdemsiz ve onursuz bir yaşam tarzı her zaman takdir görür. Alkış toplarsınız. Öyle herkese yüz vermeyin, burnunuzdan kıl aldırmayın, kapınızda köle olsunlar. Kaçın kovalasınlar. Yorulsunlar su bile vermeyin şerefsizlere.
6. talepkar olun
Her ne koşulda olursanız olun, hep isteyin. Bencil olmak rahat bir kafanın ilk şartıdır. Başta da söylediğim gibi, sonuçta en önemli sizsiniz. Talep edin, arzdan kaçının.Verici olmayın. Sürekli isteyin, vermeyenin iki yüzü kara çünkü, pislik işte görüyorsunuz. Eğer sizden bir şey talep edilirse kesinlikle yanaşmayın, yanaşacak olursanız da mutlaka bir karşılık gözetin. Kimseye destek olmayın. Her şey karşılıklı olmalı, bir kar elde etmeli bir fayda edinmelisiniz çünkü. Burası kimsenin babasının ahırı değil, değil mi? Kimse de babanızın oğlu değil sonuçta.
7. yüzsüz olun
Arsızlıkta, yüzsüzlükte ve pişkinlikte üzerinize olmasın.Yüzünüz kızarmasın hiç. Karşınızda kalp ve beyin taşıyan canlılar olduğunu sürekli hatırlamanıza da gerek yok. Sadece siz çok etkili kullanabildiğinizden paşa gönlünüz ne yapmak istiyorsa onu yapın. Ağzınıza ne gelirse düşünmeden söyleyin, aklınıza ilk geleni yapın. Bunları rutin egzersizler haline getirmelisiniz. Zamanla farkı göreceksiniz.
Hayat sizinle daha güzel. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.
Yola çıkalı çok olmadı.
Evin önünden bir süre dümdüz devam ediyor yol. Bir kaç defa tökezledim. Birinde fena yapıştım yere. Ellerimi siper edince tabii, iki üç sıyrık, biraz da kanla kurtulduk. Kurudu gitti tabii sonraları. Ben yarasını kaldırıp koparanlardan olmadım hiç. Ha, koparmadık da izi kalmadı mı, kaldı elbette. Velhasıl bizim fiziksel izlerle işimiz olmaz.
Düz yolda yürümek ne kadar zor olabilir? Olmayabilir ama bazen gözlerim takılıveriyor şu tepedeki bulutlara. İşte hep o zamanlar buluyor beni yoldaki en zalim taş toprak. Kafamı kaldırıp biraz düşüncelere dalsam, ayaklarıma dolanıveriyorlar. Çamurlu suların dipleri kayboluyor o an, dizlerime sarmaşıklar sarılıyor, kaldırım taşlarından setler oluşuyor bir anda. Kedisi köpeği bitmek bilmiyor. Hay Allah kahretsin, yeni dökülmüş zifte bile basmış oluyorum.
Düşünmeyelim mi?
Peki.
Biraz sonra yokuş başlıyor. Önce hafif bir rampa. Arabalar 2.viteste tırmanıyor, yayaların dizleri hafiften kırılıyor. Ben bisikletli olsaydım, iner bisikleti yürüyerek götürürdüm; ama bisikletle çıkanlar da var.
Yol tek; yöntemler çeşitli.
Ara ara rüzgar esiyor. Arkaya doğru devrilecekmişim gibi geliyor, geldiğim tüm yolu gerisin geri sürüklenecekmişim gibi. Ama sanki görünmez bir ip var belimde, düşmeme izin vermiyor. Ama çekmiyor da.
Beni geçmişe göndermeyen ama geleceğe de yakınlaştırmayan. Metaforuna tükürdüğümünün.
Yol aniden dikleşiyor sonraları. Ama öyle dik ki, sadece kanatlanıp uçarak çıkabilirmişsin gibi. Tepesinden bıraksalar beni, çığ gibi büyürmüşüm gibi. Anasını satayım yanımdan helikopterle çıkıyorlar, ben hangi asansöre bineyim peki?
Sordum, asansör yokmuş.
İşini bilen dağı delmeye kalkışıyor. Ben de şu ipe asıldım, tırmanmaya uğraşıyorum; ciğeri beş para etmez adamların yanından geçiyorum ama ciğerim soldu çoktan.
Şunun tepesini gördüm mü gerisi kolay.
Gerisi yokuş aşağı.
Ecevit vitesi.
İnsanın böyle yokuş görünce Hezarfen olup kollarını açası geliyor.
Zamanda yolculuğu konu alan tüm bilim kurgu filmlerinde aslında zaman yolculuğunun ne kadar çaresiz olduğunu görüyorum. Çünkü fikri ve fiili ne derece metafizik de olsa herkesin atladığı bir durum var. Döndüğün zaman dilimi içerisinde sen yoksun. Seyircisin sadece. Olaylara, olanlara müdahale edemezsin. Çünkü değiştireceğin en ufak bir ayrıntı dahi şimdiki zamanda kaos yaratır. İşte çoğu kurguda bilim adamı uyarır, başrol uymaz. Ve kıyamet kopar.
Denedim halbuki. Kıyamet koparmayı denedim. Dönmek istedim. Geriye, çok geriye. Her şeyi değiştirmek istedim. Her ayrıntıyı tekrar planlamak istedim. Lego küpleri gibi günlerce taşımak istedim geçmişimin her zerresini. Sonrasında ne olacaksa olsun ama sadece olsun istedim. Olmadı bir türlü. Yapamadım ama kıyamet yine de koptu. Şartlara mani olsan zamana, ona da mani olsan çoktan yola çıkmışlara asla engel olamıyorsun. Kopacak bir kıyamet varsa karşısında duramıyorsun. Kopacak bir bağ varsa dünyadaki tüm zincir halkalarını bir araya da getirsen, Musa'nın önünde ikiye ayrılan sular misali; emre sadık fikirler.
Denizdeyim. Kıyıdan uzaklaştıkça akıntılara yaklaşıyorum. Ufuk çizgisine doğru bir kulaç daha. Ve soğuk su akıntıları bacaklarımın arasından geçiyor. Birden çok soğuk oluyor. Her tarafım buzul eriyikleriyle sarılıyor. Kıyıdan uzaklaştığım her kulaçta bir derece düşüyor. Dizlerim, dişlerim titremeye başlıyor. Dudaklarım morarıyor. Kirpiklerimin ucunda sarkıtlar oluşacak. Burnum belki de en kırmızı. Göz bebeklerim büyümüş. Gözümün beyazı yok, alnımda otoyol oluşmuş damarlardan. Dolaşım oluyor mu bilmiyorum. Bilincim yarı kapalı. Haraket kabiliyetim kayboluyor. Yüzüm ufuğa dönük. Gözlerimden gelen yaşlar denize karışıyor. Deniz kaç milimetre yükselir acaba? Düşen damlaların buz küplerine dönüşmesi kaç saniye sürer. Kendi yaşlarımdan deniz doldurdum. Her hatıramı cam şişelere doldurdum. Ama atmadım. Kıyı yaptım onlardan. Uzaklaştıkça üşür oldum. Giden son kayığın ardında bıraktığı köpükleri topladım avcumda, bir başka cam şişeye doldururum diye. Ama nafile. Kıyı çok uzak. Ya da ben kayboldum bu sularda. Etrafımda tanıdık hiçbir renk yok, gökyüzünden başka.
Bulutların denizdeki yansımalarına yaslanabildim sadece. Üşüdükçe dibe çekiliyorum. Vücudum ağırlaşıyor. Morarmış ve çatlamak üzere olan beton bir kütleye dönüşmek üzereyim. Son bir kaç nefes hakkım kalıyor, sonrasını balıklardan öğrenmek gerek.
Ama balık yok. Tutunabilecek yosunlar yok. Bu denizin rengi yok. Yukarı bakıyorum ama gök de renksiz. Bulutlar gitmiş. Ne kıyı görünüyor ne ufuk. Ne yüzey var üstümde ne dip var ayağımın altında. Ellerimi yüzüme götürüyorum ama ellerimde his yok. Dokunmanın bir anlamı yok. Duymak güç. Görmek için bakmak gerek. Bakışlarım sabit.
Bakışlarımda bir kayık. Kayık şimdiye kadar gördüğüm en güzel renk. Belki de şu süreç içinde kaybını yaşadığım tüm renkleri sahiplenmiş gibi. Denizin, göklerin, bulutların, yosunların ve belki de en renkli balıkların bile rengini toplamış gibi. Kıyıyı almış. Ufuk da yanında. Ellerimdeki hislerin hepsi ve diğer tüm duyularım. Her şey o kayıkta. En tepesinde bir silüet, korsan mağrurluğuyla. Ama bu silüet?
En sevdiğim kurgulardan ötekisi: maktülün gözlerine baktığınız zaman onu öldürenin silüeti kalmıştır gözlerinde en son. Katili bulamazsınız belki ama bunun bir maktül olduğuna karar verirsiniz. Tabii bir de bir katilin varlığına.
Derinliği ve hatta rengi bile olmayan bir denizde kaybolmak.
***
Bir balıkçı teknesi yanaşıyor kıyıya. Kıyının sahibi nesi var nesi yok toplayıp tekneye yüklüyor. Tekneci kıyının sahibini tekneye alıyor. İki kürek. Kıyının sahibi çekiyor. Ama çok ağır. Ama çok mutlu. Ama cidden çok ağır. Ama ölesiye mutlu. Ufukta bir ada göremediğini söylüyor tekneci. Boşuna kürek salladığını söylüyor. Ve sonra artık kürek sallamak istemediğini haykırıyor kıyı sahibinin yüzüne. Ve umulmadık bir şey oluyor. Uzun bir sessizlik sonrasında tekneci küreği alıp kıyının sahibinin yüzüne hızla vuruyor. Öyle hızlı vuruyor ki kıyıda deprem oluyor. Ve kıyı sahibi tekneden aşağı yuvarlanıyor. Denizin en soğuk olduğu yere.
İçinde bir yerlerde kırıklar var. Derinlerde. Dudakları mosmor. Kulakları mosmor. Bütün kan derinlerde bir yerden boşalıyor. İçi çekiliyor. Denizin dibine çekiliyor. Ağır ağır giden rengarenk teknenin ardından bakarak çekiliyor.
Gözleri dolu. Bakışları boş.
***
Tüm kayıklar acıtır. Yüze inen kürekler can yakar.
Kararlılık kan dondurur. Umutlar yüzdürmez, akıntılar gibi sürükler.
Ve sonunda olan renklere olur.
Renkler solar gider.
Ömrü boyunca arabaların arkasından el salladı. El sallayarak büyüdü sokaklarda. Onun için hiç kolay geçmiyordu zaman. Çünkü hep bekliyordu. Beklerken zaman geçmiyor.
İlk el salladığında bilmem kaç yaşındaydı. Siyah bir E500’ün arkasından öyle bir el sallıyordu ki, sanki havada bir hortum yaratmaya çabalıyordu, hava akımını tersine çevirip arabanın geri gelmesini istiyordu. E500 gecenin karanlığına karışmıştı bile. Yere çöktü. Bir süre yerdeki taşları arabanın arkasından attı. Hava, kendi ellerini bile göremeyeceği kadar karardığı zaman kalkıp kıçındaki tozu toprağı bile silkelemeden eve yürüdü.
O gece anladı ki zihin gücüyle bir şeyleri geri döndüremiyor. Bir daha denemedi. Çünkü E500 bir daha gelmedi.
Sonrasında bir kamyonun peşi sıra el sallar oldu. Gecelerin karanlığını bölen motor gürültüsünü sokağın başında duyar ve heyecanla cama koşardı. Ama kamyonun gidişine hiç yetişemezdi. Kamyon geç gelip erken gidiyordu. Gelip gidişleri azalmaya başladı. Hissetmiş olacak, bir sabah çok erken uyandı. Kapının kapanışıyla kamyonun çalışması hemen hemen aynı saniyeye tekabül ediyordu; ya da o yetişemiyordu. Hızla dışarı koştu. Elini kaldırıncaya kadar kamyon çoktan ufuk çizgisinde kayboldu. Ardından da motorun gürültüsü. Elini indirmeden ardısıra koştu. Taşlar çoraplarını delik deşik etti, o koşuyordu. Kamyonu durdurmak istedi. Bağırdı. Gözünden yaşlar süzülüyordu. O sabah bütün insanlığın yerine ağladı. Ama anladı ki ağlamak bir şeyleri geri döndüremiyor. Bir daha denemedi. Çünkü kamyon bir daha gelmedi.
Bir ambulansın ardından, bir cenaze arabasının ardından, bir sinek arabasının ya da bir itfaiye arabasının ardından... El salladı durdu. Hastalara, ölülere serzenir gibi sallıyordu elini. Sinek arabası bu hikayeye pek uymuyordu ama itfaiye arabasının ardından alevlere veda ediyor gibiydi.
Bir müddet elini indirecek oldu. Elleri doldu. Elleri ısındı. Elleri tutulmuştu. Uyuşmuştu. Terlemişti ama şikayet etmiyordu. Eli sadece dolmuşların, denk gelirse belediye otobüslerinin arkasından kalkar olmuştu. Sonunda diyordu. Sonunda nefes alabiliyorum. Tekrar.
Ama o kadar derin nefes almıştı ki, havada büyük bir fırtına yarattı, bütün bulutları çekti, sararıp dökülen bütün yapraklar onun etrafında toplandı. Kum fırtınası oluştu, bulutlar dengelerini koruyamadılar, yağmur yağmaya başladı, hava karardı, bir haber almıştı ve bir saniye içinde mevsimi değişmişti.
Talih onu yine bir dört tekerleklinin arkasından el sallamaya itmişti.
Önce şehirlerarası otobüs terminalinde 34 plaka bir otobüsün arkasında asılı kaldı. Terminal ruhunu gerçek anlamda ilk kez o gün hissetti. Ve denemekten vazgeçtiği bütün yöntemleri tekrar denedi o gün. Hızlı hızlı el salladı. Taşlar attı otobüsün arkasından. Yere oturup bekledi. Zihin gücüyle geri getirmeye çalıştı. Kalkıp koştu. Ağladı. Hıçkırarak ağladı.
Ama hiçbirinin faydası olmadı. O zaman da olmamıştı. Şimdi de olmuyordu. Gözlerini sildi. Eve döndü. Bir umutla beraber.
Zaman geçiyordu. Eli tekrar havaya çakıldı. Otobüslerin ardından, taksilerin ardından, ve hatta uçakların bile. Zaman geçiyordu. Zaman aslında geçmiyordu.
Veda etmek fiili onun için türetilmişti. Beklemek onun için bir yaşam biçimi halini alıyordu. Şevkle kalkan eli damlalarla iniyordu. Bitmiyordu bir türlü yollar. “O”gün hiç gelmiyordu. Ya boşuna bekliyordu, ya da kimse gelmiyordu. Nefesi tükeniyordu. Şehir tükeniyordu. Fiiller, kelimeler tükeniyordu. İçinde tükenmeyen tek bir şey vardı, o da tek başına yaşanmıyordu.
Araya mevsimler girdi. Soğuk rüzgarlar, bulutlar, akşamlar...
Sorular çoğaldı, sular yükseldi.
Ve bir gece, sular öyle yükseldi ki son kez bildiği bütün yöntemleri denemeye karar verdi. Koştu, yetişemedi. Ağladı, etki etmedi. Eline ne geçtiyse fırlatıp attı ama bumerangla oyun oynanamazdı. Toz içinde ağlıyordu, bas bas bağırıyordu. Ama giden geri gelmedi. Ne yaptıysa olmadı. Sular öyle yükselmişti ki son bir şansı kalmıştı.
Gözlerini kapattı. Nefesini tuttu. Odaklandı. Zihin gücüyle dönüşlere odaklandı. Düşündü. Düşündü. Düşündü.
Dünya yüzde yüz suyla doldu. Dünyası suyla doldu. Son düşünce kabarcıkları da su yüzüne ulaştı ve bir patlama oldu. Su altında milyonlarca umut ışığı infilak etti. Dört bir yana savruldu.
Önce büyük bir sessizlik.
Sonrasında su yüzünde bir el. Dipten yükselen ve bekleyişi sönen.
***
"Yani onu gördüğüm zaman bayılacak gibi oluyorum. Nasıl anlatayım...
Böyle geçmişe dair ne varsa hepsini unutturmak ve kalbini huzurla doldurmak istiyorum, böyle acı çekmiş ihtiyacı olan ne kadar insan varsa hepsine yardım etmek, 20 30 tane savaş mağduru öksüz çocuğu alıp evlat edinmek istiyorum, dünyada ne kadar iyilik varsa hepsini yapmak istiyorum abi,
böyle tarlalara çıkıp sırtıma bütün hasatı almak, onlarla beraber yürümek , atmacalarla beraber uçmak, buffaloların peşinden koşayım, ne bileyim sığır güdeyim, şelalerin altında gireyim böyle baştan aşağı yı..."
Bu hikaye eser miktarda dört işlem gerektirir.
Bu, muhatabıyla buluşamayacak o diğer yazılardan sadece birisi.
Muhatabı olmayacak değil, muhatabına ulaşmayacak. Bu, belki de en sevdiğim. Çünkü sorusuz, sorunsuz. Dokundurmasız, dokunmaksızın. Açık; ama muhatabına. Ve hiç olmadığı kadar anlamsız, ona buna.
Muhatabı bir kişi de olabilir, bir milyon kişi de. Nefes almıyor da olabilir. Bir his belki de. Bir düşünce yapısına da yazılmış olabilir, bir duyguya da. Herhangi bir şeye. Neticesinde bir sonuç yaratmayacağı malumunuz. Çünkü anlatamayabilir de kendini yeterince. Biz bile aynı dilde anlaşamazken; sahibini bulamayan bir mektup, bulsa bile nasıl anlatacak derdini.
En üzücü durumdur kendini ifade edememek. En sıkıntılısı durumların. Kendini anlatamayan bir insanın amaçları da düşünceleri de yarısında kalır. Hevesleri kursağında kalır, duygularını sadece yumruklarıyla sıkıştırır.
Yumruk olup sabitlenmiş duyguların haline çok üzülürüm; belki bir insanın gerçek dramından daha çok. Çünkü bilinir, bütün fani sorunlar aşılır. Günün birinde, şartlar olgunlaştığında, er ya da geç aşılır. Çoğu insanın da anlamadığı budur. İnsanoğlu sabırsız. Güçlüklerin üstesinden hemen gelmek ister, gelemediği vakit hırçınlaşır. Vakti gelir, üstesinden gelir; hırçınlaştığıyla kalır. Bunlar da çok gerilerde kalır. Ama yumruğa dönüşmüş, hatta boğazda düğümlenmiş, alında damar olmuş duyguların o statik durumu içler acısı. Ben bunlara üzülürüm; çünkü bunlar çaresiz. O an için çare bulamayıp en kötü bir yumruğa bir düğüme dönüşmeyi yeğlemişler.
"Su yolunu bulur." Sahi? Ya bulamazsa?
Her düşünce dalında asılı. Bazısı kopmak ister. Yer çekimine yenik düşüp, yerle yeksan olmak uğruna sapından ayrılmak, saniye de sürse uçup konmak ister. Ama ister. En basit güdü. İstemek.
Her duygu da böyle. Ondan değil mi her sinirlendiğimizde tepki göstermemiz. Tepkiler farklı da olsa. Şiddet de olsa, küfür de, ağlamak da olsa susmak da. Bir şekilde yolunu bulmak istemez mi bu duygular.
En ilkel güdü buyken, hala evrilememiş insanın doğrusu da yanlışı da "istemek" sebebiyleyken. Ve istediği olmayınca dram görülürken. Ya ne olacak yolunu bulamayan duygular, düşünceler.
Göz yaşına dönüşemeyen özlemler, yumruklarda sıkılı kalmış incinmeler, dişler arasına sıkışmış öfkeler, doruğa oturtulamamış fikirler, dilin ucunda sallanakalmış açık sözler, haykırılamamış içe sıkışmış hisler...
Ne olacak bunlar? Ne zaman bulacaklar yollarını, ne zaman bulacaklar muhataplarını, ne zaman kavuşacaklar özgürlüklerine. Dünyanın hükümdarları duygularına düşüncelerine hükmedenler, ne zaman azad edecekler onları?
Acıklı değil mi, merak içinde bırakmıyorlar mı insanı?
Bekleyeni yok mu o duyguların uzun zamandır?
Daha ne kadar bekleyebilir meçhul.
***
Yalnız, kaybetmiş bir adam neden içer sandınız? Derdini paylaşacak kimi var sandınız?
Çok mu kolay susabilmek, nefessiz kalıncaya dek konuşacak sözcükleri varsa?
Muhatabı olmayan ne serzenişleri vardır o adamın boğazında düğüm düğüm. Serzenişte bulunsa da muhatap bulunmaz. Yalnızlık adamı perişan eder, darmaduman bitap düşürür.
Ama adam düşmez.
Çünkü...
Çünküsü yok. Adam düşmez. Adam dokuz bira da içse düşmez. Adam yalnız da kalsa düşmez. İşsiz de kalsa, evsiz de kalsa düşmez. Parasızlık da düşüremez onu.
Düşmez işte. Hayata tutunmasını öyle öğrenmiş ki, deprem olsa düşmez.
Sendeler belki.
Yorulur.
Düşmez.
Düşerse ses çıkacağını da sanmaz. Düşerse devrilip ses çıkaracak tek şey domino gibi dizili bira şişeleri olur.
İşte düşmeyen, düşemeyen bir adamın tek dramı.
Düşerse ses çıkmayacağı için düşmemeye yeminli.
Ve yumruklarını, dişlerini sıkmış öylece direniyor.
Her gün bir duyusunu serbest bırakmak için içiyor. Bir bira yumruğunu açıyor, ötekisi dişlerini. Son biraysa kalbini açıyor. Ama son birayı da içtiğinde kalbini açacak kimsenin kalmadığını görüyor.
Kalbine muhatap bulamamak.
Ve adam devriliyor. Bira şişelerinin üstüne.
***
"Şekerim, köpek edeceksin kendine, kulun kölen olacak. Kapında yatacak"
Angutyus kız arkadaşlarının gazına gelip onların yazdırdığı mesajlarla ilişki yürüten var.
Not: amacım da bir cinsiyeti aşağılamak falan değil. Yönelimi ne olursa olsun, insan insana yapmasın şunları. Kahveci köşelerinde ilişki nasihatleri veren akıllı kanka dışarıdan nasıl göründüğünü bir göre bir duysa üç gün evden çıkmaz. Kendinizi kandırmayın. Vaktinizi boş beleş şeylerle öldürmeyin. Olanın kıymetini bilin. Salak salak konuşmayın.
Başlarda her şey çok güzeldi.
Öykü geliyor. Ama ondan önce,
İkaz edilmek beni deli ediyor.
Hayat çok çok basit. Aslında herkesin günün birinde kurabileceği bir cümle bu. Hayat çok boş. Ölüm çok yakın. Aynen bunlar da öyle. Aslında pek klişe de sayılmazlar. Eh, belki ilk bakışta çok sıradan, çok bayıcı gelen cümleler. Ama yaşananların üstüne kurduğum zaman cidden çok çok anlamlı oluyorlar.
Kabak çekirdeğini tek hamlede açıp yiyebildiğim gün... İşte biiiz ooo güüüüün tükeneeeceğiiiiiz. Açamıyorum köpoğlunu ya, kabuğu yarısından kopar ben onu yutarım öksürürken öleyazarım, sonra elimle içini çıkarmaya çalışırım da yarısı çıkar yarısı kalır biraz ufalanır. Bi rezillik. Evde çok pratik yaptım. Kimseler yokken dedim şuna bir çalışayım. Odama kapanıp saatlerce yarım kilo kabak çekirdeğini mundar ettim. Yok arkadaş olmuyor yani demek ki.
Mesela dedem. Vay benim can dedem. Ben kendimi bildim bileli dedemin tercihi hep kabak çekirdeği olmuştur. Öyle muntazam çitler ki aklını çıldırırsın. Ben izlerim onu dikkatle de o sonda bi hareket yapıyo alelacele atıveriyo ağzına. Onu bi çözersem bu iş tamam bence dedem gizli formülü biliyor ve benden saklıyor. Bence bunun sırrını bilenler de kimseye söylememekle yükümlü. O yüzden öyle güzelce sorunsuz kabak çekirdeği çitleyebilen insan sayısı çok az. Kabak çekirdeği unboxing videosu yayınlandı mı ya?!
Tabii kimisi de çitleyip içindekini bana veriyor, orada da balık tutma mevzularına girer miyim bilmiyorum karışık duygular içindeyim ama yapacaksanız da çekirdeğin içini dişinizden ağzınızdan çıkarıp vermeyin rica ederim. Seviyoruz dedik de biz de insanız o kadar da ölmedik. Yemeyivereyim ölmem yani. Yok yok sen ye ya ne zahmet ediyosun. Ya ye sen hiç yiyemedin bana vericem diye. Sevmem zaten ya çok. Şey salyan uzadı da hep çünkü ehehe. Aaaa leblebi yiyeyim ben ya ehehe. Ehhööhöğğğğ...
Beyaz leblebi ile de yıldızım hala barışmış değil. Barışkın (shakerda kelime yaptım) olanlar varsa da pek rastlamadım.
Beyaz leblebiler kuruyemiş kasesinin dibinde en sona kalmaya mahkumlar.
Tıpkı... (Yılış yılış bir sona doğru peygamber vitesiyle giderken manevra yapayım) Öyle işte. Karışık kuruyemiş alıp da kaypaklık yapmayın nolur ya. Fındığı ayrı al, antepi ayrı al, istediğimi yiyeyim ben. İlle de karıştırayım dersen renkli tatlı leblebileri bi ayrı bi kese kağıdına koy midesiz kuruyemişçi. Pis be.
Antepleri de hep komple kapalılardan seçip de koymuş. Soğan gibi vurup mu açalım, mengeneyle mi oturalım napalım?!
"Ben küçükken leblebileri kolanın içine atıy..." EVET ÇOK FARKLI Bİ ÇOCUKLUKMUŞ GERÇEKTEN SÜPER EŞSİZ KURUYEMİŞ MUHABBETİ VAY ANASINI!
Kuruyemişi de ısıtıp ikram eden komutan ne güzel komutan, çayları senkronize dolduran albay ne güzel albaydır. Albayım. Olric falan. Havalı bitiş.

